3.03.2017

Doğum Günleri

Fazla konuşmam genelde. Suskunluğum onu sıkmış olacak ki masanın altında duran çantasına elini atıp çantanın içini karıştırmaya başladı. 'Kadınlarımızın güzide silahlarından biri olan biber gazını ver eder mi yüzüme acaba sırf tipimi beğenmedi diye?' düşüncesi de içten içe beni korkutmaya başlamıştı. Yalan söylemiş olmayayım ama yaklaşık 3-4 dakika çantasını karıştırdıktan sonra elini çantadan çıkarırken ben istem dışı 'Laan!' diye tepki verip oturmakta olduğum iskemleden inerek yere çömeldim. 'Ya abla valla ben seni süzüyordum sadece. Bizim oralarda adettir, bir insan ufuk çizgisinde kaybolana kadar süzülür, incelenir. Ben de simli ayakkabına, kaktüslü kolyene, kulağının üstündeki değişik güzel kıvrıma, saçını toplayış şekline, tırnaklarının biçimine falan dalmışım. Süzüyordum seni sadece ama Allah belamı versin kötü bir niyetim yoktu. Kütüğüm süzdürdü seni abla. Vurma!' diyerek yüzümü gözümü korumaya çalıştım.

Elinde biber gazı yoktu. Lazer tabancası veya aşşşırı şekerli parfüm de yoktu. Elinde yalnızca iki adet mum vardı. "Korkma!" diyerek bana doğru uzattı sarı ve kırmızı renkte mumları. Kadınlarla futbol konuşmayı sevmediğimden mumların renklerinin çağrıştırdığı takım versus benim tuttuğum takım konulu herhangi bir sohbet açma girişiminde bulunmadım. Henüz o günlerde Elazığlı olduğunu bilmediğim için 'Napayım mumu? Çayda çırayla mı sınıyorsun erkeği ilk buluşmanda? Gehgehgeh' diye bir espri de yapmadım. (Şimdi olsa yaparım, o gün yapamadım. Keşke insanlar tanışırken direkt kütüklerini söyleseler birbirlerine de et mi balık mı anlasa insanlar birbirlerini. Örneğin:
- Merhaba. Adım Demirbey. Kilisliyim. Kilis'i meşhur kılan şeyler: Kaçak ürünler, Atatürk'ü bile hayran bırakan bir uyanıklık ve Athena Gökhan. 1987 yılının 3 Mart'ında doğdum. En sevdiğim grup Mezdeke. En sevdiğim yemek küçükbaş hayvanlar.
-Merhaba. Benim adım da Beste. Yozgatlıyım. Yozgat'ı meşhur kılan şeyler: Atatürk'ün şehre olan nefreti ve yobazlık. 1989'un Ocak ayında doğdum. En sevdiğim şarkıcı Gökhan Özen. En sevdiğim yemek Kinoalı bir şeyler.) 

Ben şoktan uzattığı mumları uzanıp da almayınca "Doğum günün kutlu olsun." diyerek mumları masanın üstünde duran sakızlı keke sapladı. Çiçekli zipposuyla mumları yandırdı ve "Üfle." dedi. Kötü bir telefon şakasının içindeymişim gibi hissetsem de bıyıklarımı elimle kaldırıp, koca koca dudaklarımla üfledim mumlara. "Ooooooh taşşşşşaklarım serinledi." demedi. "İyi ki doğmuşsun." dedi. Mahçup oldum. Çıkardı bir de defter verdi, üzerinde "This is an idea." yazan. Aklıma gelen hikaye fikirlerini bu deftere yazarmışım. O da okurmuş. Öyle dedi. 11 Nisan'da hediye aldım durduk yere. 3 Mart'ta hediye almaktan daha güzel bir şey varsa, o da 3 Mart'tan başka bir günde hediye almaktır.

Doğum günü 4 Mart'tı. Fakat ben bir şey almamıştım onun için. Önce elim boş götüm yaş geldiğim için biraz kötü hissettim ve utandım. Sonra 'Ulan kapısının önünden arabayla aldım, kapısının önüne de bırakıyorum. Mis gibi hediye işte. Çok ince bir düşünce.' diye kendimi bir ayılığa inandırarak ruhumu hafiflettim.

Başlangıç tamamen böyle oldu. Sonra bir çok şey daha oldu ve evlendik. Her şey oldu, fakat evleneli bir sene olmadı henüz. Yazmaya motivasyonumu kaybettiğim son dönemlerde bir şekilde onun doğum günü vesile oldu, yazdım yine uzun bir aradan sonra. O olan bir çok şeyleri de başka yazılarda anlatırım artık. İyi ki doğmuş Miraç Rüzgar Güçdemir.



Edit: Yazının soundtrackleri de özel şarkılar olsun.






18.11.2016

So Tell the Girls That I am Back in Town

Karşımda oturmuş gözleri kısık bir halde ellerini ovuşturuyordu. Sıcacık çayın gelmesini fırsat bilerek yaktığım sigaramdan bir fırt alıp "Ne yapacaksın?" dedim. "Neyi ne yapacağım?" diye her yalancı, her plancı, kumpasçı, pis insan gibi sorduğum sorudan soruyla kaçmaya, gerçekleri benden gizlemeye çalıştı.
Sandalyede iyice arkama yaslanıp, ellerimi masanın üstüne şap diye vurdum, "İstediğini yap Bernacığım. Ben önlemimi aldım. Ben, yılan bakışının farkına vardım ve şeytani planlarına karşı uyanığım şu dakikadan sonra." dedim. Neden bahsettiğimi anlamadığını söyledi. Mekanın omzuna tahsis ettiği şalı yanındaki sandalyeye fırlatıp masanın üstünde duran cep telefonunu ve cüzdanını çantasına koydu. Kalkmaya hazırlandığı sırada "Yaşıtlarım evlendi gitti, ben hala ruh hastalarıyla buluşuyorum." diye söylendi.
Demek ruh hastalarıyla buluşmak için şu anda masadan kalkıp beni tek başıma bu çaya 5 kahveye 15 lira alan mekanda yalnız bırakacaktı. "Örgütüne de, partisine de, kolektifine de, dayanışmasına da lanet gitsin." dedim ve ptüüüüf diye yere tükürdüm.

Ayağımın dibinde kedi varmış. Kedi ani çıkışım ve ağzımla çıkardığım yere tükürme efektimden korkarak Berna'nın bacağına saldırdı. Kedinin tırnakları uzun olsa gerek, sakinleşip kızcağızın bacağından ayrıldığında Berna'nın giydiği, o vücut hatlarını olanca güzelliğiyle ortaya çıkaran, insanı türlü rüyalara daldıran kaskatı, dapdar kot pantolon sosyetik güzellerin üzerinde görmeye alıştığımız, 'Sen ben giyemeyiz bunu sokakta, millet döner döner bakar. Ama ünlü olunca giyiliyor.' diye anamızla, eltimizle dedikodusunu yaptığımız aşşırı yırtık kota dönüşmüştü.

Bacakları kan revan içinde, gözlerini gözlerime dikti ve "Allah belanı versin!" diye bağırdı. "Bela okuma hayvana. Bilerek yapmamıştır. Tamam bu canlıya nankör falan gibi yakıştırmalar yapılıyor ama yine de bela okumak oldukça yanlış bir şey bence." diye kendisini sakinleştirmeye çalıştım. Sakinleşmedi ve gitti.

Berna'nın ruh hastaları örgütü ile toplantıya yetişme maksatlı acil kalkışının ardından 'Burada çaya 50 x lira vereceğime, evde içerim bu çayımı; hem ortam sıcacık, hem de bu çay keyfimi yalnızca x lira giderle gerçekleştirmiş olur, tasarruf yaparım.' diye düşündüğüm için mekanın içindeki salonda dikilen garsona hesabı getirmesini istediğimi işaret diliyle anlattım. Anladı. Hay hay manasında kafasını salladı ve kasaya doğru gitti.

Garson dışarı ahşap, mini bir sandıkla birlikte geldi. Sandığı açtığımda bir de ne göreyim a dostlar? Hesap. Derhal hesabı ödemek için gerekli meblağı cüzdanımdan çıkardım. Bu sırada başımda duran garson ellerini ovuşturuyordu. Cüzdanı tam açacağım sırada duramadım ve "Ne sinsilik peşindesin arkadaşım sen. Oh oh çaya 5 lira veren keriz parası diye mi seviniyorsun ellerini ovuştura ovuştura. Git sinsiliğini benim görmediğim yerde yap." diye bağırdım garsona. Garson da "Abi ellerimi sinsilikten değil, soğuktan üşüdüğüm için ovuşturuyorum." dedi.
O an aklıma Berna ve elleri geldi, ellerini ovuşturuşu. Sinsi sinsi... Aslında sinsi sinsi değil ama öyle gözüken el ovuşturuşu... Meğer sadece ellerini ısıtmaya çalışıyormuş. Sonra kanlı bacakları geldi,  silkinip kanlı bacaklarını sildim kafamdan ve Berna ile dapdar kotu geldi aklıma. Yalnızca kot ve Berna. Garsona dönüp "Potansiyel yenge adayına, talihsiz bir yanlış anlaşılma sonucu yersiz çıkışmış olabilirim arkadaşım. Ve bunu, şu işletmenizin şuraya iki katalitik soba, iki ufo koymayışına borçluyum. Yok hesap mesap, seksimden oldum işletmeniz yüzünden. Bu hesabı ödemeyerek müessesenizle ödeştiğimizi düşünüyorum." dedim ve mekanın amirinden çaycısına, bulaşıkçısından garsonuna herkesin katılımcı olarak boy göstereceği yüz yılın dayağını yeme ihtimalimi ortadan kaldırmak için koşarak uzaklaştım oradan.

Edit: Şarkıya ait soundtracakler Damon Albarn ve Arctic Monkeys'ten:




28.02.2016

Bir Şarkısın Sen Ömür Boyu Sürsen mi Sürmesen mi Düşünmeliyim

Hello, can you hear me?
I'm in California dreaming about who we used to be.

Bir şarkıyı ömür boyu söyleyebilir misiniz? Ya da dinleyebilir misiniz? Başka hiçbir şarkı araya girmeyecek. İsteseniz de değiştiremeyeceksiniz. Size sunulabilecek tek imtiyaz bu şarkıyı yaşadığınız anın ambiyansına göre coverlayabilmemiz olacak.
Mesela bir tanıdığınızı kaybettiniz ve cenazesini takiben okutulan mevlide katıldınız. Seçmiş olduğunuz o tek şarkı, bu anda Ahmet Özhan coverıyla ilahi tadında söylenecek. 
Ya da sevişiyorsunuz. Seçtiğiniz şarkı sevişmeye giden süre boyunca afacan, heyecanlı bir ritmle dönecek fonda. Hani şu Sezercik filmlerinde Sezercik türlü oyunlar yaptığı sırada arkada dönüp duran şarkı. Seks başladığında ise Nine Inch Nails tarafından coverlanmış haliyle çalıp duracak. 
Türevlerini sizler düşünüp yorumlayabilirsiniz.
Kısaca demem o ki size bir şarkıyla evlenmeniz teklifini sunuyorum ve o kadar görüşlere açık bir insanım ki kendi şarkınızı kendinizin seçmesine olanak tanıyorum.
Bu metaforu evliliğe yoran olabilir. Aileyle yaşamaya, emekliliğe dek aynı şirkette çalışmaya yoran olabilir. 
Ben, sadece uzun zamandır yazmıyordum ve bundan sonrası için biraz harekete geçmek adına kafamda dolanıp duran bu fikri buraya iliştirdim hepsi bu.


Şarkı da koyayım hem.

4.01.2016

CANNONBALL

Ne yazacağımı bilmeden sadece fiile odaklanıp geçtim sayfanın başına.

Bıyıklarımı kesmeyi düşünüyorum. En azından geçici bir süre. Düşünüyorum sadece. Bu işte fiile ulaşabilmek o kadar kolay değil. Ehliyetim olmasa bıyıksız halimi hatırlayamayacağım. Neyse ki var o ehliyet ve her bıyıklarımı kesmeye heveslenişimde bana şiddetle dur diyor.

2014 ile kıyaslayınca 2015te ne de az yazı yazdım. Aslında buraya yazdığım bilmem kaç tane yazı gibi niceleri var kafamda. Eskiden hemen not alırdım, kurgular ve buraya geçerdim. Şimdi yazamadığım hikayeleri en ufak boş anımda düşünüyor, ehin ehihin diye kendi kendime gülüp geçiyorum. Arkadaşlarım, iş çevrem, ailem için pek hoş bir durum da değil bu. Hemen herkes yakaladı bu kendi hayalime güldüğüm anları.
Haziran'da yeni bir evim olacak. O hayal edip de bir türlü hayata geçiremediğim yazı masamı orada en güzelinden seçerim. Evin en güzel yerine koyarım diye ummaktan başka çarem yok. Neyse en azından niyetim var yazmaya.

Bu niyet olayı yüzünden kendimi Gerçek Kesit gibi görüyorum. Bir televizyon programı olsam Gerçek Kesit olurdum. Yazan, yöneten, oynayan nasıl da iyi niyetle çektiler bölümleri, nasıl da kutladılar emek verdikleri bu yapımın televizyonda yayınlandığı gün, nasıl da mutlu girdiler hazırladıkları bölümü izledikten sonra yataklarına kim bilir. Ben de yaptığım her işi, söylediğim her lafı, kısaca aldığım her nefesi her icraatımı Gerçek Kesit ekibi gibi 'Çok güzel oluyor lan' diyerek gerçekleştiriyorum. Her gece muhasebesini yapıyorum sonra yaptıklarımın, izleyici gibi bakıyorum o günlük Gerçek Kesit'ime. Bok gibi geliyor bok. Ama iyi niyetli bok. Yapmaya çalışmışım lan diyorum, yekten geçemiyorum kanalı.



Kırmızı ay olacak diye bekleyip buluttan başka hiçbir şey görememiş adamım ben. Bir de günümü gördüm. Yıllar sonra... En güzeldi. İyi ki ayın kırmızı olması gibi bir bahane vardı. Keşke bir daha olsa ve keşke izlesek. Bulutsuz lütfen.

Ben renk körüyüm. Derdim günümü görmek.

Edit: Yazının şarkılarının ilki rahmetliden

İkincisi de

29.10.2015

Akşam Meleklerin Sözü Var

'Bu su buzlu, kesin hasta edecek beni.' dedi. Neredeyse beş yüz mililitreyi tek başına alabilecek büyüklükte kocaman bardağın içinde yüzen tek buz parçası nasıl olur da bir bedeni yataklara düşürebilirdi. Nazlılık bu olsa gerekti. Aylık kazancı beş bin liranın altında olanların bilemeyeceği bir illet, zenginlik şerbetini içmemiş olanların hayal dahi edemeyeceği bir musibetti bu hastalık. Ben gibiler ölüm döşeğine düşsek 'Mevsimsel bu ya. Hava geçişlerinden bu ya, bir şeyim yok.' der ayağa kalkarız, halı sahaya falan gidip top oynarız ama Sıla öyle miydi? Bir evin bir kızıydı o. Tanışmanızın bir kaç dakika sonrasında elindeki çantanın orijinal maykıl kors olduğunu üstüne basa basa söyleyecek kadar fabrikatör çocuğu yaradılışlıydı bir kere. En sevdiği lokasyon Nişantaşı, en iğrendiği lokasyon ise Nişantaşı'ndaki bedenlere inat kurulan ihracat fazlası ürünlerin yok paraya satıldığı Terkos Pasajı'ydı. Yok yok, orada satılan çanta orijinal Maykıl Kors olamazdı. Diyelim ki oldu, Sıla 1 lirayı ona vermek yerine 8 lirayı Nişantaşı'ndaki esnafa sayacak kadar Nişantaşı esnafı sever bir insandı. Konudan uzaklaşmayayım, Sıla yine de o suyu değiştirmedi ve içti. Son yudumu gırtlağından geçer geçmez öhöh öhö öh şeklinde yapmacık, devasa yalan bir tonda öksürmeye başladı. Yabancı için, Yeşilçam'a uzak bir kimse için tasviri mümkün olmayan bu dravdan öksürük Yeşilçam bilenlere hastalanmış, gerekirse verem olmuş Hülya Koçyiğit öksürüğü diye tasvir edilebilirdi.

Zaten muhabbeti de bi boka benzemediği için bu öksürükleri fırsat bilerek 'Kalk bir tanem, kalk meleğim eve gidelim. Bu öksürük normal değil, acillik olacaksın. Kafka gibi öksürüyorsun, kalk.' dedim ve ateşini ölçüyormuş gibi dudaklarımı yüzüne yaklaştırdım. Ağız nahiyesine hamle yapar gibi uzanıp, dudaklarımın son durağı olarak alnını seçtim. 'Anasını siktiminin buzu ne hale getirmiş seni, yanıyorsun kalk kalk.' diyerek omuzlarından tuttum balık etli bedenini ve oturduğu sandalyeden kaldırdım. Arabaya doğru koşar adımlarla sürükledim.

Arabaya kaba etlerimizi koyar koymaz ver ettim sıcak klimayı 4. seviyede. Boncuk boncuk terliyordum direksiyon başında ama olsundu. Normalde dinlediğim radyo frekansından farklı olarak Sıla'yı aşka, meşke itecek şarkıların çaldığı bir frekansı seçmem gerekiyordu. Hemmen slowtürk'e gitti ellerim. Araya 'Denizin ortasında ne var?' diye bağıran adam girdi ben slowtürk'e ulaşmaya çalışırken. "Kum var ya. Saçmalık. Sıfır IQ sorularıyla ödül dağıtıyorlar. Seçimlerde nasıl iyi sonuç beklersin ki bu ülkeden yaa." diye serzenişte bulundu. 'Denizin ortasında n var!' dedim uyaran bir ses tonuyla. "Kum" dedi tekrardan. 'Yarrrrrraaaamı kum var.' demedim, diyemedim. Çobanla oyumuzun bir olması falan filan dedim geveledim bir şeyler ve hak verir gibi yaptım. Bu zeka şartları altında "Arabanın deposu dolu, anahtarı, aküsü vs'si herşeyi var fakat çalışmıyor. Neden?" sorusu Sıla için bitirme ödevi olurdu. Bu soruya denk gelmeden hızlıca geçtim frekanslar arasından ve nihayet slowtürk'e ulaştım. Yalın çalıyor, Yalın tüm dinleyenleri aşka davet ediyordu. Ne duruyorsunuz, boş vakitlerinizde sevişin, iş yerlerine verdiğiniz CV'lerin hobi kısmını 'Sevişmek', 'Seks', 'Bondaj' diye doldurun diyordu adeta ılık ses tonuyla. Sıla şarkıyı biliyor ve eşlik ediyordu. İstediğim ambians oluşmuştu sonunda. Sıcaktan bunalan bir kadın, aşk şarkıları söylüyor 'Meleklerin sözü var.' falan diye yanılmıyorsam iki meleğin evlenmesini anlatan, söz-nişan merasimlerinin meleklerde de olduğu varsayımı üzerine bir şarkıydı. O kadar ayrı dünyaların insanıydık ki Sıla'yla; O meleklerin sözüne gider, söz fotoğraflarını instagram'da #melek&melek hashtag'i altında "Mutlu olsunlar heeeeeep" diyerek paylaşır, bense Fadime'nin düğününde pasta ortaya mı gelir yoksa adam başı birer tane servis ederler mi hesabı yapardım. Sıla çok güzeldi. Ben Allah'ın gücüne gitmesin diye yorumsuz bırakılan bir sıfata sahiptim. İşte tam da bu yüzden, Sıla bu gerçeklerin farkına varmadan Sıla'yla eve gitmeliydik. Gidebileceğim en hızlı şekilde, en kestirme yollardan evime sürüyordum var gücümle.


Eve vardık sonunda. Kapıda durup "Ayakkabılarla mı geçiyoruz?" diye sordu. 'Ya sik anasını halıların, gir ayakkabılarınla. Aylık gelirim eve ayakkabıyla girmeyi gerektiriyor, çıkarırsan darılırım.' dedim ve eve adımını atar atmaz halılarıma kıyamayışım ağır bastı. Ani bir hamleyle dizlerinin arkasına bir elimi attım, diğer elimi de ense nahiyesinde tutarak Sıla'yı kucağıma aldım. 'Yürüme yürüme daha fazla, hastasın. Gel yatağa götüreyim seni.' dedim ve yatak odasına doğru taşıdım narin bedenini. Odaya vardığımızda tekrardan ateşini ölçmek için köfte kıvamlı dudaklarımı alnına doğru götürdüm. Gayet 36,5 derece olan ateşini abartıp 'Yanıyorsun çiçeğim. Çıkar üstünü çıkar, havale geçirmen söz konusu.' dedim. Hunharca soydum. "Sen baya anlıyorsun tıptan değil mi? Bana obua virtüözüyüm demiştin gerçi." dedi şüpheli bir ses tonuyla. 'Konservatuara ek olarak yan daldan Tıp'ı bitirdiğimi söylemedim mi sana? diye sordum ve sakin bir uzanışla baş ucumda durmakta olan 'Vademecum'u elime aldım. 'Aşk olsun. İstersen seç bir sayfa soru sor. Hem buna ek 8 sezon Scrubs, 8 sezon House M.D., 3 sezon da Doktorlar izledim. Yine sen bilirsin. Al giyin istersen ama bana bir arkadaşının numarasını ver giyinmeden önce ki havale geçirdiğinde gideceğimiz hastaneyi haber verebileyim.' dedim. İnandı. "Neyim var peki?" diye sordu ürkekçe. Grip olduğunu söyledim. Tedavisinin de haftada iki defa seks olduğunu belirttim. "Atıyorsun." dedi. 'Atmıyorum! Asla!' dedim ve bir kaç Alman bilim adamı arkadaşımızla yaptığımız çalışmalardan ve yayınladığımız makaleden bahsettim. İnternette ufak bir aramayla makaleye değilse bile bu tarz bir habere de denk gelip kendisine gösterince bu konuda da inandırıcılığım tavan yaptı. 'Bu hafta hiç seks yaptın mı?' diye sordum. Yapmadığını söyledi. O zaman bugün mutlaka yapması gerektiğini, bir doktor olarak en doğru şekilde seksi ona verebileceğimi söyledim. Gülümsedi. 'Ateşine bakayım mı?' dedim hınzırca. Adeta bir at ağzını andıran ağzımı büzerek dudaklarımı çıkardım ve alnına doğru götürdüm. Alnından da dudaklarına indim. Operasyonumuz başladı.


Edit: Avam avam yazılar yazıp entelejansiyaya göz kırpan şarkılar paylaşmaktan vaz geçmeyeceğim sanırım.





27.08.2015

OOOOO YUMRUK YUPPİİİİ YUMRUK

Alın Kilis'i yurttaş olalım türkü bakışlım, Allah'ın adını verdim alın!
Gözümü açtığımda İzlanda:3 - Türkiye:0 yazısını gördüm. 'Hay canımın içi. Futbolu seviyor mudur acaba? Sevinmiş midir galibiyetlerine? Milliyetçi midir dudu dillim?' diye tatlı hülyalara daldım. Biraz sola bakınca "Ağlatan Teklif" başlığı altında Keremcem'in dizici sevgilisine yüzük falan verip evlenme teklif ettiğini okudum. Yalnızca 'Allah mesut etsin.' dedim etliye sütlüye karışmayan, çevremdeki hiçbir hayat hakkında pozitif yahut negatif yorum yapmayı sevmeyen yapım gereği. Birazcık da yukarı çevireyim gözlerimi dememle birlikte Posta yazısını gördüm ve tabi P harfine iliştirilmiş şişman kız nazar boncuğunu (Evet yer küredeki tüm şişman kızlar, Türk olsun olmasın mutlaka nazar boncuğu takar). Posta Türkiye'yi ve insanları çok seviyordu. Ben insanları seviyordum. Toprak parçalarıyla pek alakam yoktu. İyi de bir gazete neden isminin yanına "Türkiye'yi ve insanları çok seviyoruz" yazardı. Bu, Twitter'a çok uykum var yazmaya benziyor, acıktım demeye benziyor, Cemal Süreya RT etmeye benziyor. Kimsenin umrunda değil ama söyleyeyim de belki ekmek çıkar.

Sevgi konusunda aç bir dönemimdi aslında ne yalan söyleyeyim. Eve söylediğim kuşbaşı kaşarlının kutusu üzerinde yazan "Afiyet olsun"a teşekkür ediyor 'Gel beraber olsun.' diye davette bulunuyor, ayranın kapağında yazan "Açmadan önce çalkalayınız!" hatırlatmasına seviniyor 'Sana yemin olsun unutuyordum valla, iyi oldu hatırlattığın.' diyordum. Dudaklarım iricedir, iki masa ötedeki insanın yüzüne buseler kondurmama yetecek kadar da dolgundur. Dudaklarımı anucuk gibi büzerek Posta'yı O'sundan öptüm.


5. sanatın en öksüz, en ortası olmayan (ya dev kötü ya dev iyi son ürünlerden oluşuyor) dalı olan şiiri bana sevdiren Posta gazetesindeki favori sayfam olan cinsellik sayfalarına göz gezdirip 'Bakalım kim nasıl sevişiyor?' diye bakmak için iki elimle gazetenin iki ucundan tuttum. Fakat o da nesiydi? Bu gazete tek sayfaydı. Yüzümün üstüne gelen kısmı kaldırdım. Kaldırır kaldırmaz da karşımda Semih'i gördüm. Gözleri fal taşı gibi açılmış, rengi bembeyaz olmuş bir halde bana bakıyordu.

'Ne içtik lan?' diyerek yerden doğrulmaya çalıştım. Doğrulamadım. Afallamıştım besbelli. Elimi uzattım Semih'e beni tutup kaldırması için. Bir adım yaklaşıp elimi tutmak yerine bir kaç adım geri gitti korkulu bakışlarla. 'Ya küfür müfür mü ettim, küstün mü, niye yardım etmiyorsun? Bi el ver kalkayım Allah Allah!' şeklinde sitem ettim. Cevap bile vermiyordu. Hemen ayağa kalkmak yerine yattığım yerden biraz doğruldum ve sadece yüzümün değil bütün vücudumun birer sayfalık gazete sayfalarıyla örtülmüş olduğunu gördüm. 'Sen mi serdin lan gazete kağıtlarını üstüme. Ölü müyüm lan ben? Nasıl şaka bu!' diye biraz kızdım Semih'e. Sonunda şoktan çıktı ve yanıma yaklaştı. Kulağıma doğru eğilip "Oğlum bardayız şu anda. Kavga çıkardın sen. Badigard geldi yumrukladı seni baya. Sen dayaktan yere düşünce bıraktı eleman seni. Ağzından da kan gelince ben öldün sanıp üstüne gazete örttüm, avukat bir kız var onu aradım çağırdım." diyerek başımdan geçenleri özetledi. 'Nabzıma bakmadın mı?' diye sordum, bakmadığını söyledi. Ölü olduğuma nasıl kanaat getirdiğini sordum. 'Filmlerde biri vurulunca, ölünce falan ağzından kan geliyor, seninkinden de geldi. Ben dedim öldü bu.' diye açıkladı gerekçesini. Elimle ağzımı kontrol ettim, kan kurumaya başlamıştı. Dudaklarımda gezdirdim parmaklarımı, evet dudağım patlamıştı. 'Dudağım patlamış amınakiii, sen de göm hemen beni. Üniversite okuduk lan biz, bi ağızdan kan gelmeyle ceset muamelesi yapılır mı lan insana!' dedim. Bira şişesini kafasına dikip beni siklemeye son verdiğinin sinyallerini gönderdi. 'Kavga nasıl çıktı?' diye sordum. Meğer ben baya sarhoş olmuşum. Erkekli kızlı bir güruha küfürsüz de olsa baya bir laf sokmuş, gruptaki adamlardan bir kaçını dışarıya döğüşmeye davet etmişim. Neyseki adamlar sağ duyuluymuş da beni grup çalışmasıyla dövmek yerine kanunların belirlediği sınırlardan çıkmadan en yakın güvenlik görevlisine durumu bildirmişler. Tek kişilik dev orkestra badigard da önce mekanı terk etmemi rica etmiş, fakat ben ricasına itibar etmeyince beni dövmek zorunda kalmış. Makul nedenlerle dayak yemiştim. Diyecek sözüm yoktu, içim rahatladı. 'Hangi yıldayız lan!?!?' dedim ama bir telaşla. "2015" dedi Semih. "Ulan bir senelik gazete ne geziyormuş soktumunun barında?" dedim fakat Semih aptal bir ifadeyle gülümsüyordu. 'Ya sen ne mezhebi geniş bir insanmışsın, sen nasıl vurdumduymaz bir canlıymışsın arkadaş. Yardım et kaldır gidelim, bi daha döverler beni yoksa. Ölümden döndüm lan ben.' dedim. Duymuyordu, zira telefona kitlenmiş, ışığı yanan ekrana bakarak fititi fititi bir şeyler yazıyor, bir yandan da git gide artan bir dozda gülüyordu. 'Neye gülüyorsun lan?' dedim. "Avukat var ya, ona dedim senin ölmediğini. Yine de geliyor. Benim seksim garanti, senin için gruba ikna etmeye çalışıyorum." dedi.

Ben de gülümsedim Semih gibi.

Ağzım acıdı.


Edit: Soundtrack iki tane olsun. İlki Neighbourhood'dan Sweater Weather, İkincisi için seçimi çok zor yaptım ama bu hafta bu yazı paylaşıldıysa bu şarkı olmalı ikinci soundtrack de diye karar verdim. O da Travis'ten Re-Offender.




15.06.2015

Biraz Kızıl Biraz Mavi

Semih; bir kolunda sarışın, yaradanın gücüne gitmesin diye çirkin denmeyecek bir kız, diğer kolunda da kızıl saçlı, yalan olmasın ama yaklaşık 50-60 metre mesafeden gözlerindeki mavi lensler farkedilen bir kızla bana doğru yaklaşıyordu. Güneş gözlüğü takıyor olduğumdan şahin bakışlarımın yönü belli olmuyordu. Semih'i görmeme rağmen görmemeze verdim bünyeyi. Kah havaya baktım, kah yere baktım, kah 'Bir şu kıza bak bir de şu yanındaki denyoya bak' diye hiç tanımadığım çiftlere baktım. Kah konser için açılıp saçılana, kah da aşırı şekilliye baktım. Bir dakika oldu olmadı Semih, notunu çoktaaaan vermiş olduğum hanımellalarla yanıma geldi. Kızıl saçlı mavi gözlü(?) hanım 'Tarkan'a hazır mısıııın?' dedi elimi sıkarken. Anladım ki sarışın hanım Semih'in kız arkadaşıydı ve kızıl hanımı eylemek de bana düşmüştü. Sağ elimi yumruk yapıp serçe parmağımı açtım ve 'Hell yeaaah!' diyerek dil çıkardım. Güldü. Dokunarak güldü. 

Konserin başlamasına az kalmışken kızıl saçlı, mavi lensli hanım iyiden iyiye beni sahiplenmeye başlamıştı. Önce, çok istememe rağmen tezgah çok uzakta diye üşenip almadığım köfte ekmeği aldı geldi, 'Soğan koydurmadım.' diyerek göz kırptı kuzu gibi yarım ekmeği elime tutuştururken. Dilin de göre aldığı bir öpüşme bekliyordu sanırım beni. Kütüğümün bulunduğu Kilis'i işgal eden Fransız ordusunun yapamadığını Fransız öpücüğü mü yapacaktı? Bir Kilisli yılların husumetini bir yana bırakıp Fransız öpücüğüne mi karışacaktı? İşgalin üzerinden yaklaşık 100 yıl geçtikten sonra bir şekilde fetholuyordu Kilis. Bir süre sonra konser başladı. Bu sefer de beni omzuna almayı teklif etti. Bana sahip olmak istemesi artık beni iyiden iyiye ürkütüyordu.


Dudaklarıma yapıştı onca insan içinde. Gerçi herkes sahnedeki Tarkan'ı büyülenmiş bir şekilde izlediğinden bize dikkat eden yoktu.
Tarkan, benim için "Atıl Kurt!"tan öte bir şeyi temsil edemediği için şarkıcı olan Tarkan hakkında sahip olduğum tek düşünce, "Abi boya reklamıyla Tarkan ne alaka? Kesin koko parası lazım oldu." idi. Şarkılarını bilmiyordum. Aslında yalan olmasın "Seni gidi fındık kıran" adlı şarkısında öpücük kısımlarında ağzımın at ağzına benzemesine bakmadan, dudaklarımın üstündeki bıyıklardan, 29a dayanmış olan yaşımdan utanmadan muç muç yapıyordum. İşte ben bu içinde bulunduğum ortamı zaten en başından beri yadırgarken; Tarkan'ın gayet oynak, dokuz sekizlik bir şarkısında dudaklarıma yapışması hiç uygun olmamıştı. Gerçi şarkı oynak olmasına rağmen hatırladığım kadarıyla şarkıda bir yakarış vardı: "İşte kuzu muzu verdim, dilediğince kap aldım"
Şarkının sözleri bana "Bu eserde Tarkan, başlık parası sistemine lanet gitsin diyor, toplumun bu diretme karşısında tek vücut olmasını diliyor, sigarayı bırakın diyor." şeklinde düşündürttü.
Yine de bu ağzımın öpülmesini meşru kılamazdı. Kaldı ki slow şarkıda bile öpülmek istemiyordum ben. Sadece Semih'in ricası, konsere tek başına gitmek istememesi nedeniyle ona eşlik etmiştim. Semih, bir kız arkadaş ayarlamıştı kendine ve ayarladığı kız arkadaşının kız arkadaşı konserde yalnız dikilmesin diye de şişme bebek olarak bana baş vurulmuştu.

Şişme bebekliği severim, boytoyluğu severim.


İki kız, tuvalet için sıraya girmeye gittiği bir arada Semih'in koluna sımsıkı sarılıp korktuğumu söyledim. Semih ise beni dinlemezden geliyor, geceye dair şeytani planlarını anlatıyordu. Planlarda Semih vardı, sarışın hanım vardı, kızıl hanım vardı, ben vardım. Şiddetli bir şekilde dürtüp Semih'i kendine getirmeye çalıştım. 'Semihciğim kız  cebime para koyacak raddeye geldi. Kapaması oldum kızın, metresi oldum niye anlamazdan geliyorsun.' diye feryat ettim. Sağ olsun Semih de hemen geri vitese taktı.  Zaten kaçacak yol arıyormuş kendine. 'Benimkinin ağzı kokuyor oğlum yapamam ben.' dedi yüzünü ekşite ekşite. Sakız çiğnet bir süre belki daha iyi olur diye bir öneri dilimin ucuna dek geldi, fakat kendimi daha saniyeler önce kurtarmışken niye yeniden yakmaya çalışıyorum diye bu öneriyi gerisin geri ittim. Numaranı verdin mi diye sordum. Vermişti. Aynı soruyu bana yöneltti. Vermiştim.

Çok şükür ki kaypaktık. Çalan telefonu açmayacak kadar yüzsüz, uğursuz ve ittik. Kalabalıkta bizi bulamaz konseri izlesek mi dedik sonra alanı terk ederken. Arabada Hüsnü Şenlendirici&Deniz Seki Adaletsiz Seçim dinlemek daha cazip geldi. İkimiz de mutsuzduk. İkimiz de mutsuzluğumuzdan yüzsüz, uğursuz ve it olmuştuk.

Edit: Bu yazının soundtrack'i de Elastica'dan gelsin.